|
 |
Röportaj: Enerji ve Enerji Politikaları- Serdar İSKENDER
ENERJİ VE ENERJİ POLİTİKALARI
 |  |
TÜTEV OSTİM : Serdar Bey, TÜTEV ve sizin ilk kitap çalışmanız “Türkiye’de ve Dünyada Enerji & Nükleer Enerji Gerçeği”, Ekim ayında TÜTEV Yayınları tarafından yayınlandı. Kitabınızın hazırlanması ve konusu/özellikleri hakkında neler söylemek istersiniz?
S. İSKENDER : 2000 yılından itibaren, Türkiye’de ve dünyada enerji, petrol, doğalgaz, taşkömürü, linyit kaynakları, hidrolik enerji, güneş, rüzgar, jeotermal, dalga, biyokütle, biyogaz gibi yenilenebilir enerji kaynakları, Hidrojen enerjisi, nükleer enerji ve çevresel etkileri, enerji üretimi ve tüketimi, enerji politikaları ve enerji tasarrufu konularında araştırmalar yapıyorum. Yapmış olduğumuz araştırma ve çalışmaların ilk meyvesi, sizinde belirttiğiniz gibi Ekim ayında “Türkiye’de ve Dünyada Enerji & Nükleer Enerji Gerçeği” olarak kitap halinde yayınlandı. Enerji ve özelikle de nükleer enerji konusunu bütün detaylarıyla anlatan ilk yerli kaynak olma özelliğine sahip bu kitap, kişisel görüş ve düşünceler yerine, bilimsel çalışma ve gerçeklikler dikkate alınarak, onlarca kaynağın incelenmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Herbir bölüm için yoğun bir literatür araştırması yapılmış, elde edilen bilgiler tarafsız bir akıl süzgecinden geçirilerek, aktüel konularda dikkate alınarak değerlendirilmiştir. Kitabın genel amacının, enerji problemleri ve nükleer enerji konusunda, kamuoyunu bilgilendirme ve bilinçlendirme olması gerçeğinden hareketle anlatılması zor olan konular, mümkün olduğunca anlaşılabilir bir dille aktarılmaya gayret edilmiştir. Öncelikli olarak, dünyada ve ülkemizde enerji kaynakları, mevcut rezervler, enerji üretim ve tüketiminde yakın gelecekte beklenen gelişmeler ve yaşanabilecek sıkıntılar üzerinde durulmuştur. Daha sonra da, güncel kaynaklar konuşturularak, nükleer enerji gerçeği tüm yönleriyle, kafalarda soru işaretleri bırakmayacak şekilde anlatılmaya çalışılmıştır. Nükleer enerji karşıtlarının sürekli gündemde tutmaya çalıştıkları Çernobil Nükleer Santral Kazası’yla ilgili kamuoyu tarafından bilinmeyen gerçeklerde, tarafsız olarak kitabımızda verilmiştir.
TÜTEV OSTİM : Dünya siyasetine yön veren enerji ve enerji politikalarıyla ilgili yakın gelecekte beklenen gelişmeler nelerdir?
S. İSKENDER : Dünyada kişi başına düşen enerji, sürekli bir artış eğilimi içerisindedir. Enerji talepleri konusunda yapılan incelemelere göre, 2020 yılındaki enerji talebinin, bugünkü enerji talebine göre % 65, 2050 yılındaki enerji talebinin ise % 250 daha fazla olacağı tahmin edilmektedir. Bu şartlar altında, enerji talep artışının, hangi enerji kaynaklarından sağlanacağının belirlenmesi gerekmektedir.
Mevcut birincil enerji kaynaklarının kullanım kompozisyonu, bugünkü halin devamı yaklaşımıyla 2020 yılına götürüldüğünde, fosil yakıtların kullanımı 2000–2020 yılları arasında yaklaşık 1,5 kat artarken, nükleer ve yenilenebilir kaynaklardan elde edilecek enerji hemen hemen sabit kalacaktır.
OECD ülkeleri ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki nüfus ve enerji tüketimi ilişkisi ters orantılıdır. Dünya nüfusunun % 20’sine sahip OECD ülkelerindeki enerji tüketimi toplam tüketimin % 50’sinden fazla olmasına karşın, dünya nüfusunun yaklaşık % 75’ine sahip gelişmekte olan ülkelerdeki talep % 30 düzeyinde kalmaktadır. Bu durum, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin, sanayileşme ve sürdürülebilir büyüme hedeflerine ulaşabilmeleri için daha fazla enerji üretme gereğini ortaya çıkarmaktadır.
2003 yılı itibariyle, dünyadaki kişi başına düşen elektrik enerjisi tüketimi incelendiğinde, 16.968 kWsaat/kişi ile Kanada ilk sırada yer almaktadır. Kalkınmanın göstergesi olarak tanımlanan kişi başına düşen elektrik enerjisi tüketiminde, 2000 yılı itibariyle dünya ortalamasının 2.343 kW/kişi olduğu görülmektedir. Buna karşılık ülkemizde kişi başına düşen elektrik enerjisi üretimi 1.564 kW/kişi değeriyle dünya ortalamasının oldukça altındadır. OECD ülkelerinin kişi başına elektrik enerjisi tüketimi, Türkiye’nin kişi başına düşen tüketiminin beş katından daha fazladır.
Dünyada, bilinen üretilebilir fosil yakıt rezervleri, petrolde 40 yıl, doğal gazda 62 yıl, kömürde ise 216 yıl yetecek düzeydedir .Fosil yakıtlar açısından, bu yüzyıl için rezerv sorunu bulunmamaktadır. Enerji fiyatlarının ekonomikliği ve temin güvenliği açılarından ise arz ve talep dengeleri çok parametreli dinamik süreçler izlemektedir. Fakat, mevcut rezervler açısından en önemli sorun, özellikle petrol ve doğalgaz kaynaklarının, dünya yüzeyinde coğrafi olarak eşitsiz dağılımından kaynaklanmaktadır. Kömürde ise petrol ve doğal gaza göre coğrafi olarak dengeli bir dağılım vardır.
Dünya petrol rezervlerinin yaklaşık % 64’lük bölümüne sahip Orta Doğu ülkeleri halen, dünya petrol ihracatının yarısını sağlamaktadır ve 2023 yılında bu oranın, % 75’lere çıkması beklenmektedir. Diğer taraftan, gelişmekte olan ülkelerin petrol taleplerindeki hızlı artışların, petrol piyasalarının uluslararası güvenliğinide etkileyeceği tahmin edilmektedir. Örneğin, Çin 1993 yılından itibaren, petrol ihraç eden bir ülke olmaktan çıkarak, petrol ithalatına başlamış durumdadır. Çin, günde 600.000 varilden fazla petrol ithal etmektedir. Bu değerin, 2010’da 3 milyon varil/gün, 2025’te ise 10 milyon varil/gün’e ulaşarak, ABD’nin mevcut ithalat düzeyini aşması beklenmektedir. Artan petrol bağımlılığı Çin’in, dış potikasını ve savunma perspektifini değiştirmeye, geniş petrol ve doğal gaz rezervleri olduğu tahmin edilen Güney Çin Denizi üzerindeki hak iddialarını daha güçlü biçimlerde dile getirmeye zorlayabilecektir.
Petrola duyulan ihtiyacın artması nedeniyle, Basra Körfezi, ABD ile AB arasında giderek açığa çıkmakta olan rekabetin, önemli alanlarından birisi olacak ve Körfez’in mevcut rolü daha da önem kazanacaktır. OECD ve gelişmekte olan Asya ekonomilerinin, ithal petrole bağımlılık oranlarının, özellikle 2010’dan sonra artması beklenmektedir.
Doğal gaz ticaretinde en yoğun gelişmenin, Avrupa ve Asya Pasifik Bölgesi’nde olması ve doğal gaza olan talebin, gaz fiyatlarında yükselmeye neden olacağı değerlendirilmesi yapılmaktadır. Doğal gaza giderek artan talep, yeni jeopolitik gelişmelere yol açacaktır. Bu kapsamda, özellikle Avrupa’nın Rus doğal gazına bağımlılığı artacaktır. Doğal gaza bağımlılığın bir diğer önemli etkisi, gaz fiyatlarındaki artış beklentisi olarak ortaya çıkmaktadır.
Dünya kömür ticaretinde, rezervlerin dünyada homojen dağılımının etkisiyle, mevcut hacimde çok büyük artışlar beklenmemektedir. Asya Pasifik Bölgesi’nde, özellikle Japonya’nın en büyük kömür ithalatçısı konumunun devam etmesi öngörülmektedir. ABD’nin, kendi zengin rezervleri nedeniyle, elektrik üretiminde kömüre verdiği ağırlığın artacağı değerlendirilmesi yapılmaktadır. Birçok Avrupa ülkesinin kömür ithalatı azalırken, Almanya ve İspanya’nın ithalatlarının artması tahmin edilmektedir.
Fosil yakıtlar içinde petrol, genel enerji kullanımında başta gelen konumunu, kömür ise elektrik üretimindeki merkezi yerini koruyacaktır. Buna karşın doğal gaz, gerek miktar gerekse genel yüzde içerisindeki yeri itibariyle önemli bir artış gösterecektir.
Başta hidroelektrik olmak üzere yeni ve yenilenebilir enerji kaynakları kullanımında miktarsal açıdan artış olacaktır. Fakat, bu kaynakların toplam içerisindeki oranında, belirleyici bir artış öngörülmemektedir. Hidroelektrik enerji kaynaklarının kullanımındaki artışın düşmesi beklenmektedir. Hidroelektrik enerji kaynaklarının göreceli olarak azalmasının temel nedeni, ABD, Kanada ve özellikle Avrupa’da bu kaynakların büyük çoğunluğunun devreye alınmış olmasıdır.
Mevcut enerji arz sisteminin bakımı, onarımı, işletmesi ve hacminin büyütülmesi için gereken yatırımlar yılda 1 trilyon ABD Doları’nı aşmaktadır. Bu durum, ilgili taahhüt ve montaj sektörlerinde yoğun bir uluslararası payalma yarışının yaşanacağına işaret etmektedir.
Yenilenebilir enerji kaynakları içinde Hidrojen’in önemi her geçen gün artmaktadır. Yıldız ve gezegenlerde serbest halde en çok bulunan element olan Hidrojen, dünyada da fazla miktarda bulunmasına rağmen, serbest halde bulunmamaktadır. Bununla birlikte Hidrojen birincil enerji kaynakları ile değişik hammaddelerden üretilebilmektedir. Sınırsız kaynağa sahip ve havayı kirletmemesi nedeniyle içten yanmalı motorlarda kullanılmaya başlayan Hidrojen’in kullanımının yayagınlaştıırlması yönünde çalışmalara hız verilmiştir. Dünyada yakıt pili ve Hidrojen enerjisi konusunda birçok çalışma yapılmaktadır. Avrupa’nın, Amerika ve Japonya’dan önce Hidrojen enerjisine geçmesinin Avrupa’ya büyük teknolojik ve ekonomik avantajlar sağlayacağı öngörüsünden hareketle, AB tarafından Hidrojen enerjisiyle ilgili AR-GE çalışmalarında kullanılmak üzere, ilk beş yıl için 5 milyar Euro ayrılmıştır. Amerikan Hükümeti, Hidrojen’li otomobillerin geliştirilmesi için 1,7 milyar Dolar’ık bir proje başlatmıştır. Japonya’daki gelişmeler de ABD’den ve AB’den farksız bir durumda değildir. Japonya ise 2020 yılına kadar 4 Milyar ABD Doları harcama planlayarak, gerekli Hidrojen enerjisi teknolojilerine sahip olmayı hedeflediği bilinmektedir. İzlanda, üç yıl önce kurmuş olduğu Milletlerarası Konsorsiyumla, 2030 yılına kadar tamamen Hidrojen enerjisi kullanımına geçmeyi hedeflemiştir.
Çevrenin korunması çabaları da dünya genelinde artarak devam etmektedir. CO2 emisyonlarının yılda % 2,1 artarak; 2030 yılında, 1990 yılı seviyesinin iki katına ulaşması öngörülmektedir. 2030 yılında, CO2 emisyonlarının AB’de 1990 seviyesinden % 18, ABD’de ise % 50 fazla olacağı beklenmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin 1990 yılında % 30 olan dünya CO2 emisyonlarındaki payının da, 2030 yılında % 50’leri aşacağı tahmin edilmektedir.
Böyle bir gelecek tablosu karşısında, hem ülkelerin hem de AB gibi blokların geliştirmekte oldukları politika ve stratejiler, toplumların refahı açısından stratejik bir girdi teşkil eden enerjinin, ihtiyaç duyulan miktarlara ve ani artışlar göstermeyen karşılanabilir fiyatlarla sağlanmasını, temininde darboğazlar yaşanmamasını ve tüketiminin sürdürülebilir kalkınma kavramı çerçevesinde doğayla uyumlu şekilde başarılmasını hedeflemektedir.
 |  |
TÜTEV OSTİM : 2005 yılında petrol fiyatlarında yüksek artışlar oldu. Varil fiyatı 70 USD’yi gördü, daha sonra 55 USD’ye kadar düştü. Petrol fiyatlarındaki bu dalgalanmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
S. İSKENDER : 2005 yılı başındaki tahminlere göre yıllık ortalama 35 ABD Doları olması gereken ham petrolün varil fiyatı ikiye katlanarak 70 ABD Doları’nı gördü. Ham petrol fiyatları 1861 yılından itibaren en yüksek seviyesine ulaştı. Dünya ekonomileri, 1974, 1978, 1990 petrol şoklarının ardından dördüncü bir arz şoku ile karşılaşmanın tedirginliğini yaşıyor. Güncel reel fiyatlar, 1974 kriz dönemindeki düzeyine çıkmış bulunmaktadır. Ne oldu da, petrol fiyatları son iki yılda beklentilerin çok üzerinde yükseldi?. Bu dönemde Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı (OPEC) günlük üretimini 2,5 milyon varil arttırarak 26 milyon varile yükseltti. Irak ve Libya dünya petrol piyasasına girdi. Bu sayede, günlük dünya petrol arzı 83 milyon varile çıktı. Günlük petrol tüketiminin de 82 milyon varil olduğu düşünüldüğünde, petrol arzının yeterli olduğu görülmektedir. Diğer taraftan, dünya ekonomisi, özellikle ABD, AB ve Çin ekonomilerinin büyüme hızları yavaşladı. Dolayısıyla kısa süreli de olsa dünya petrol talebi hız kesti. Nasıl oluyor da, arzın artıp, talebin yavaşladığı bir dönemde düşmesi gereken petrol fiyatları iki katına çıkıyor?. Bu artışın, Irak’taki petrol kaynaklarında yaşanan kargaşa, Amerikan petrol stoklarının azalmasının doğurduğu endişe dışında, piyasa spekülatörleri aracılığıyla Irak Savaşı’nın ve ABD seçimlerinin finansmanı gibi iki gerçek nedeni de olsa gerek. Petrol fiyatlarındaki bu büyük artışın ham petrol arzındaki problemlerden değil, piyasalara sürekli pompalanan sanal endişeler ve spekülatif hareketlerden kaynaklandığı ortaya çıkmaktadır.
Petrol fiyatlarındaki her 10 Dolar’lık artış, dünya ekonomisinin büyüme hızını % 1 oranında düşürmektedir. Fiyat artışlarının etkisi üç yıl sürmektedir. Bu dönemde, girdi maliyetleri ve enflasyon artmakta, tüketim düşmekte, şirketlerin karlılığı azalmaktadır. Yüksek petrol fiyatları, petrol ithal eden ülkelerden petrol ihraç eden ülkelere gelir transferine neden olmaktadır. İthalatçı ülkelerin döviz rezervleri düşmekte, halklarının alım gücü zayıflamaktadır.
Varil başına petrol fiyatlarındaki 1 Dolar’lık artış petrol ihraç eden ülkelerin milli gelirlerinin 5 milyar Dolar artmasına neden olmaktadır.
Ham petrolün varil fiyatındaki 1 Dolar’lık artışın ekonomimize maliyeti yaklaşık 176 milyon Doları bulmaktadır. Petrol fiyatlarındaki 10 Dolar’lık bir artış yıllık petrol faturamızı yaklaşık 1,8 milyar Dolar, 20 Dolar’lık bir artış ise 3,6 milyar Dolar arttırarak 8,4 milyar Dolar’a çıkaracaktır.
Ekonomik tahminlere göre, ülkemizde petrol fiyatlarının % 20 oranında artması, enflasyon oranını % 1,1 oranında arttırmaktadır. Petrol fiyatlarındaki artışın ülkemize faturası, artan cari açık, yükselen enflasyon, düşen büyüme hızı, şiket karlılıklarının düşüşü ve istihdamın azalması olacaktır.
ABD’den sonra petrol fiyatlarındaki artıştan en olumlu etkilenen ülke Rusya’dır. Dönemsel olarak, petrol üretiminde Sudi Arabistan’ın önüne geçen Rusya, 2005 yılında 485 milyon ton petrol üretip, bu üretimin 285 milyon tonunu ihraç etmeyi planlamaktadır. Rusya, 1998 Ağustos’unda yaşadığı ağır ekonomik krizi yükselen petrol fiyatlarının da yardımıyla kısa sürede atlatmıştır.
TÜTEV OSTİM : Son yıllarda uygulamaya geçen projelerle enerji koridoru olmaya başlayan ülkemizin enerji durumu hakkındaki düşüncelerinizi alabilirmiyiz?
S. İSKENDER : Ülkemizde kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hasıla 1973’de 1.994 ABD $’dan, 2000 yılında 3.158 ABD $’a çıkarak, % 58’lik bir artış göstermiştir. Buna karşılık, aynı dönem için enerji talebi de, 24,5 Mtep’den, 81,3 Mtep’e çıkarak % 231 oranında artmıştır. Kişi başına düşen elektrik talebindeki artış ise 326 kWh’den, 1.892 kWh’a çıkmıştır. 1973–2000 döneminde, kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hasıla’da ki artış % 58 olarak gerçekleşirken, enerji talebindeki artışın % 232, kişi başına düşen elektrik enerjisi talebindeki artışın ise % 422 olarak artış göstermesi, ülkemizin sürdürülebilir büyümesi için gerekli olan enerji ihtiyacını ortaya koymaktadır.
Enerji üretim ve tüketiminin farklı eğilimlerle gelişim göstermesi ve uygulanan yanlış enerji politikaları sonucunda, 1970 yılında % 76 olan üretimin tüketimi karşılama oranı 2000 yılında % 35 değerine düşmüştür. Önümüzdeki yıllar için yapılmış olan enerji projeksiyonlarında bu azalmanın hızlı bir şekilde devam ederek, 2020 yılında üretimin tüketimi karşılama oranının % 26’ya düşmesi beklenmektedir. Bu durum ülkemizin enerji açısından dışa bağımlılığının artmasına ve dolayısıyla giderek artan döviz kaybına yol açacaktır.
Rüzgar enerjisi açısından, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa kıtasını ele aldığımızda Almanya, 2002 yılında tesis ettiği 3.247 MWe yeni kapasite ile toplamda 12.001 MWe kurulu güce ulaşarak, tüm dünyadaki kurulu rüzgar gücünün % 38’ ine ulaşmıştır. Türkiye, Avrupa’da rüzgâr enerjisi potansiyeli yüksek ülkelerden birisidir. Türkiye’nin rüzgar enerjisi teknik potansiyeli 83.000 MWe seviyesindedir. Bu nedenle ülkemiz bir an önce kullanması gereken önemli bir rüzgâr enerjisi potansiyeline sahiptir. Üç tarafı denizlerle çevrili olan ve yaklaşık 3500 km kıyı şeridi olan Türkiye, özellikle Marmara ve Ege kıyı şeridi ile sürekli ve düzenli olarak rüzgar alan bir bölgededir. Bu sebeple bu bölgelerden başlamak üzere hızla rüzgar enerjisi yatırımlarına başlanmalıdır. Bugüne kadar Enerji ve Tabii Kaynkalar Bakanlığı (ETKB) tarafından değerlendirilen 39 adet Rüzgâr Çiftliği projesi bulunmaktadır. Bu projelerin toplam kapasitesi 1.370 - 1.440 MWe’dır. Bu 39 projenin, 210 MWe’lık kapasiteye sahip 8 adedinin yatırımcılarla yapılan görüşmeleri sonuçlandırılmıştır. ETKB’nin 9 Eylül 1999’da açtığı YİD Modeli ile Rüzgâr Güç Santralları Yaptırılması konusundaki resmi ihale, gündemdeki toplam proje sayısını 55’e çıkartmıştır. Böylece, Türkiye’de gerçekleşme aşamasına girmiş rüzgâr güç santrallerinin toplam kurulu gücü 1.800 MWe seviyesine ulaşmıştır.
Türkiye, dünyadaki jeotermal ısı kullanımı ve kaplıca uygulamalarında, Çin, Japonya, ABD ve İzlanda’nın ardından beşinci sırada gelmektedir. Jeotermal enerji buhar veya sıcak su boruları ile güç santrallerine taşınarak elektrik üretiminde, aynı zamanda buhar yada sıcak su pompalanarak evlerin ısıtılmasında kullanılmaktadır. Ayrıca, konutların ısıtılmasında, üretimde proses ısısı olarak, absorpsiyonlu soğutma sistemlerinde, tarımda, seracılıkta, kültür balıkçılığında, kaldırımlarda ve karların eritilmesinde de direkt olarak jeotermal enerji kullanılmaktadır. Jeotermal enerji ile sürekli güç üretilebilmektedir. Jeotermal enerji, 5-10 MWe güçte küçük santraller halinde kurulmaya ve geliştirilmeye uygun olması, uzun dönemde hava değişikliklerinden ve kullanıcılardan etkilenmemesi, fosil yakıtların fiyat dalgalanmalarından bağımsızlığı, fiyatının kömürle ve doğal gazla çalışan termik santrallerle rekabet edebilecek kadar düşük olması, kapalı sistemlerde çevreye verdiği emisyon değerinin sıfır olması nedeniyle vazgeçilmez bir enerji kaynağıdır. Jeotermal enerjinin dünyada 35 ülkede doğrudan kullanım kapasitesi 10.000 MWe ‘dir. ABD’de 18 adet Jeotermal Bölgesel Isıtma Sistemi, 38 sera kompleksi, 28 balık üretme çiftliği, 12 endüstriyel kullanım ve 218 adet balneolojik kullanım bulunmaktadır. ABD’de, Utah Eyaleti’nin toplam elektrik ihtiyacının %2’ si, Kaliforniya Eyaleti’in %6’ sı ve Nevada Eyaleti’nin ise %10’ u jeotermalden karşılanmaktadır.
Biyokütle–biyogaz enerjisinin dünyada ilk kullanımına örnek 19. yüzyılda İngiltere’de foseptiklerde oluşan gazın sokak aydınlatmasında kullanılmasıdır. Türkiye’de 1970’de Toprak Su Araştırma Enstitüsü, 1977’de Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu konuya ilgi göstermişler, daha sonraları Maden Tetkik Arama Enstitüsü, üniversiteler bu konuda çeşitli araştırma çalışmaları yapmışlardır. Ülkemizde, hayvansal dışkı kaynaklı biyokütleden 2,8-3,9 milyar metreküp biyogaz üretilebileceği düşünülmektedir. Bu potansiyelle, ülkemizin enerji tüketiminin yaklaşık % 5'i karşılanabilecektir.
Dünyanın ikinci büyük Toryum rezervlerine sahip olan Türkiye'nin en önemli Toryum yatağı Beylikahır/Eskişehir Bölgesi ve Kızılcaören/Sivrihisar yakınlarındadır. Bunun dışında Darende-Kuluncak/Malatya, Felahiye/Kayseri ile Sivas ve Diyarbakır il sınırları içinde Toryum izlerine rastlanmıştır.
Bugüne kadar yapılan aramalar sonucunda, büyük kısmı Sorgun, Köprübaşı ve Demirtepe sahalarında olmak üzere, 9.129 ton Uranyum rezervi belirlenmiştir.
1990–2004 yılları arasındaki enerji üretimleri değerlendirildiğinde, ülkemizde petrol, doğal gaz üretimi düşük olup, yerli üretimin büyük çoğunluğu linyit ve taşkömüründen oluşmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarından, jeotermal, güneş ve rüzgar enerjisinin üretimi oldukça düşüktür. Hidrolik enerji üretimi ise artarak devam etmektedir.
Petrol üretimimiz her geçen yıl azalmasına rağmen, tüketimimiz ise hızlı olarak artmaktadır. 1990 yılında 3.717 bin ton olarak gerçekleşen petrol üretimimiz, kademeli olarak azalarak, 2001 yılında 2.551 bin tona düşmüştür. Buna karşılık, 1990 yılında 22.700 bin ton olan petrol tüketimi hızla artarak, 2000 yılında 31.072 bin tona çıktıktan sonra 2001 yılında 29.661 tona düşmüştür. Ülkemizde, doğal gaz üretimi yok denecek kadar azdır, buna karşılık tüketim miktarı oldukça yüksektir. 1990 yılında 212 milyon metreküp olan üretim, 2001 yılına gelindiğinde 312 milyon metreküpe çıkmıştır. Buna karşılık, 1990 yılında 3.418 milyon metreküp olan doğal gaz tüketimi, 2001 yılında % 478 artarak 16.339 milyon metreküpe ulaşmıştır. Özellikle 1995 yılından sonra, doğal gazla çalışan çevrim santrallerindeki artış nedeniyle, doğal gaz tüketimide hızlanmıştır. 2000 yılına gelindiğinde, doğal gazın elektrik üretimindeki payı % 37 olarak gerçekleşmiştir.
Hidroelektrik enerji üretimi son on yılda artışlar göstermiştir. 1990 yılında, 23.148 GWh olan hidroelektrik üretimi 1998 yılında 42.229 GWh değerine çıktıktan sonra, 2001 yılında 24.010 GWh değerine düşmüştür. 1990–2000 yılları arasında, yenilenebilir enerji üretiminin (hidrolik, rüzgar, güneş, jeotermal enerji gibi) toplam enerji üretiminin içerisindeki payı % 18,23’den, % 12,42’ye gerilemiştir.
Ülkemizde, enerji üretiminin tüketimi karşılama oranı 2001’de % 34’den, 2005 yılında % 26,31’e, 2020 yılında % 23,53’e düşmesi tahmin edilmektedir. 1990 yılında 25,47 Mtep olan enerji üretiminin, 2005’te 34,11 Mtep’e, 2010’da 47,32 Mtep’e, 2020’de ise 70,23 Mtep’e çıkması beklenilmektedir. 1990 yılındaki enerji üretiminin 2020 yılında % 275 artması tahmin edilmektedir. Buna karşılık, 1990’da 52,98 Mtep olan enerji tüketiminin, 2005’te 129,62 Mtep’e, 2010’da 171,33 Mtep’e, 2020’de ise 298,44 Mtep’e çıkması beklenilmektedir. Verilen bu değerlerin, 2010 yılından itibaren nükleer enerji desteği ile sağlanması tahmin edilmektedir.
Ülkemizin elektrik üretimi açısından değerlendirme yapıldığında, 2000 yılında 27.264 MWe olan kurulu gücün, 2010 yılı için yapılan tahminlerde yaklaşık 2,5 kat artması, 2020 yılında ise mevcut kurulu gücün yaklaşık olarak beş kat artması beklenmektedir. Bu planlamaya göre, 2020 yılındaki elektrik enerjisi üretim kompozisyonunun; hidrolik ve yenilenebilir enerjiden % 28, kömürden % 25, doğal gazdan % 31, petrolden % 7, nükleer enerjiden % 9 şeklinde olması beklenmektedir. Ayrıca, Türkiye’de bulunan linyit yataklarının kalorifik değerinin genelde düşük olması nedeniyle meydana gelen çevre kirliliği ve sera gazı üretimi de uzun vadeli bir nükleer program ile azaltılabilecektir. Bu planın gerçekleştirilmesine paralel olarak, nükleer enerji santrallerinin devreye girmesiyle enerji üretiminde çeşitlilik sağlanmış olacak, dışa bağımlılığımız önemli ölçüde azalacaktır.
TÜTEV OSTİM : Çevreci kuruluşlar dünyada nükleer enerji kullanımının azaldığını ve Batılı ülkelerin nükleer santralleri kapatmaya başladığını belirtiyorlar. Dünyada nükleer enerjinin durumu nedir?
S. İSKENDER : IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi) tarafından yayınlanan Ekim 2005 verilerine göre dünyada toplam 440 adet nükleer santral çalışmakta olup, bu nükleer santrallerin kurulu gücü 366.472 MWe ‘dır. 25 adet nükleer santralinde inşası devam etmektedir. İnşaatı devam eden nükleer santrallerin de toplam kurulu gücü 20.776 MWe ‘dir. 2003 yılı itibariyle, elektrik üretiminde nükleer enerjinin payı ülkeler bazında incelendiğinde, Litvanya (% 79,9), Fransa (% 77,70), Slovak Cumhuriyeti (% 57,30), Belçika (% 55,50), İsveç (% 49,60) olmak üzere ilk beş ülke olarak görülmektedir.
Dünyadaki nükleer enerji kullanımının son yıllarda azalma göstermesi, kişi başına düşen enerji üretimi yüksek, buna karşılık yıllık elektrik enerjisi talep artışları az olan sanayileşmiş ülkelerin enerji üretimindeki, nükleer enerji payının azalması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Enerji üretiminde, nükleer enerjinin azalmasının iki temel nedeni bulunmaktadır. Birincisi, gelişmiş olan ülkelerin sanayilerinin doyum noktasına ulaşması, ikincisi ise artan doğal gaz kullanımı ve mevcut nükleer santrallerin ömürlerinin uzatılmasının günümüzde teknolojik olarak uygulanabilir olmasıdır. Buna karşılık, gelişmekte olan bazı ülkeler, nükleer enerjinin kullanılmasında daha kararlı politikalar takip etmektedirler. Gelişmiş ülkelerden bazılarının nükleer enerjiye bakışları ve geleceğe yönelik planları incelendiğinde ilginç sonuçlarla karşılaşılacaktır. Örneğin;
• ABD : Kurulu nükleer santral sayısı 104 adet olup, kurulu nükleer gücü 99.210 MWe ’dır. 2003 yılı itibariyle nükleer enerjiden üretilen elektrik üretimi % 19,90 seviyesinde olup, son nükleer santral Mayıs 1996’da işletmeye alınmıştır. Amerika’da nükleer elektriğin payı, artan verimlilik nedeniyle 30 yılda % 6’dan % 22,50’ye kadar çıkmıştır. Yeni reaktör yapılmamaktadır ve ömrü dolan reaktörlerin daha uzun süre çalışabilmeleri sağlanarak ihtiyaç giderilmektedir.
• Almanya : Kurulu nükleer santral sayısı 18 adet olup, kurulu nükleer gücü 20.643 MWe ’dır. 2003 yılı itibariyle nükleer enerjiden üretilen elektrik üretimi % 28,10 seviyesinde olup, son nükleer santral Nisan 1989’da işletmeye alınmıştır. Almanya’da 2000 yılında nükleer enerjiden elektrik üretiminin payı % 34,5’a kadar yükselmiştir. Almanya’da enerji üretiminde kömürün payı yaklaşık olarak % 55 düzeyindedir. Almanya’da nükleer enerji payının gelecekte azaltılabilmesi için nükleer ağırlıklı üretim yapan Fransa’dan daha çok enerji ithal etmek ve/veya CO2 emisyonunun çevre kirlenmesindeki rolüne rağmen gelecekte kömür enerjisinin payını artırmak gibi iki seçenek bulunmaktadır. Almanya’nın enerji arz/talep düzeyi dengededir ve bu nedenle ithalatını ihracat ile karşılayabilmektedir. Almanya’da enerji arz ve talebinin dengede olmasının yanında, enerji talebindeki yıllık artışın 2010 yılına kadar % 1 – % 1,5 gibi düşük oranlarda olması da önemlidir. Enerji talebindeki yıllık artışın düşük olması, sanayileşmenin doyuma ulaşması ve nüfus artışının az olması, mevcut nükleer santrallerin verimliliklerinin artırılması gibi nedenlerle, nükleer enerji kullanımı sabit bir seviyede devam etmektedir. Enerji üretim maliyeti bakımında da nükleer enerji, Almanya’da, 5 cent/kWh ile en ucuz enerji kaynakları arasındadır. Taş kömürü santrallerinin üretim maliyeti 7 cent/kWh, linyit santrallerinin üretim maliyeti 5,5 cent/kWh, doğal gaz santrallerinin üretim maliyeti ise 5 cent/kWsaat olarak verilmektedir. Yeşiller Partisi’nin hükümette yer almasıyla birlikte nükleer santrallerin kapatılması kararı çıkmasına rağmen, kapatılmalar nedeniyle oluşacak maliyetin karşılanması problemleri yüzünden, Alman Parlamentosu’nda, nükleer gücün devre dışı bırakılması konusundaki yasal faaliyetlere, 26 Ocak 1999’dan itibaren ara verilmiştir.
• Fransa : Kurulu nükleer santral sayısı 59 adet olup, kurulu nükleer gücü 63.363 MWe ’dır. 2003 yılı itibariyle nükleer enerjiden üretilen elektrik üretimi % 77,70 seviyesindedir. 2002 yılında nükleer enerji kullanılarak 415,50 TWh, 2003 yılında ise 420,70 TWh elektrik enerjisi üretilmiştir. Fransa, nükleer enerjiye dayalı enerji ihracatçısı bir ülkedir. 1997 yılı itibariyle, diğer Avrupa ülkelerine yaklaşık 70 TWh düzeyinde ihracat yapmıştır ve bu ihracatın parasal değeri yaklaşık 3 milyar ABD Doları’dır. Fransa’nın ürettiği enerjiyi ithal eden ülkelerin başında İngiltere gelmektedir. İngiltere’yi, İsviçre ve İtalya takip etmektedir. Ayrıca, Almanya’da Fransa ile elektrik enerjisi alışverişinde bulunmaktadır. Bu bağlamda, 2000’li yıllarda Fransa’nın enerji ihracatından dolayı giderek artan düzeyde ekonomik kazanç sağlayacağı tahmin edilmekte ve bunu da nükleere dayalı bir enerji üretim planı ile gerçekleştireceği tahmin edilmektedir. Fransa’da, “Nuclear Power International (NPI)” firmasının tasarladığı “European Pressurized Water Reactor” tipi santrallerin kurulması tartışılmaktadır. Fransa’da halk nükleer enerjiye karşı değildir. 1950 yılında, elektrik enerjisini nükleer enerjiden elde etmeyi devlet politikası haline getrien Fransa, farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen iktidara gelen hükümetlerin kararlı davranışlarıyla, nükleer enerji kullanarak elektrik enerjisinin üretilmesi ve nükleer teknolojide lider ülke durumuna gelmiştir. Fransa’da Loire nehri üzerinde, 14 adet çalışan nükleer santral bulunmaktadır. Santraller, kondensör suyunu nehirden alıp, nehire atmalarına kar¬şın, bu nehrin suyu sulamada kullanılmakta, denize döküldüğü koyda balık tutulmakta ve yüzülmektedir. Fransız halkı nükleer santrallerle iç içe yaşamaya alışmıştır.
• İngiltere : Kurulu nükleer santral sayısı 23 adet olup, kurulu nükleer gücü 11.852 MWe ’dır. 2003 yılı itibariyle nükleer enerjiden üretilen elektrik üretimi % 23,70 seviyesinde olup, son nükleer santral Mayıs 1995’de işletmeye alınmıştır. İngiltere, elektrik ithalatçısı konumunda olup, enerji açığını Fransa’dan karşılamaktadır.
• İsveç : Kurulu nükleer santral sayısı 11 adet olup, kurulu nükleer gücü 9.451 MWe ’dır. İsveç’te 1996 yılında nükleer enerjiden elektrik üretiminin payı % 52,40 seviyesine kadar yükselmiş olup, 2003 yılında % 49,60’a düşmüştür. “1980 yılında yapılan referandumda, ekonomik kabul edilebilir yenilenebilir enerji üretim seçeneklerinin uygulamaya geçirilmek kaydıyla, bütün nükleer santrallerin kapatılmasına karar verilmiştir. Aynı yıl, Parlamento, nükleer santrallerin kapatılmasının 2010 yılına kadar tamamlanmasını öngörmüştür. Bu kararda en yeni ünitenin ömrü yaklaşık 25 yıl olarak dikkate alınmıştır. Fakat, nükleer santrallerin kapatılması yönünde herhangi bir uygulamaya geçilmemiştir. 1994 yılında atanan bir Enerji Komisyonu, 1995 yılının sonunda hazırladığı raporda 2010 yılı itibariyle nükleer santrallerin kapatılmasının ekonomik ve çevre açısından olanaksız olduğunu yönünde bir rapor vermiştir. Ayrıca, 1996 ve 1997 yıllarında yapılan kamuoyu yoklamalarında halk % 80 ve % 70 oranında, güvenlik standartlarına uyulması şartı ile, nükleer enerjinin yanında yer almıştır. Kişi başına düşen elektrik enerjisi tüketiminde dünya ortalamasının çok üzerinde olan İsveç’te (yaklaşık 17 MWsaat/kişi), çevre ve ekonomiklik göz önüne alındığında, nükleer enerjinin alternatifini bulmak mümkün olmamaktadır. Çevre koruma politikası yeni hidroelektrik santrallerinin yapılmasına izin vermemekte ve bu durumda nükleer enerjinin alternatifleri enerji tasarrufu, gaz santralleri, yenilenebilir kaynaklar ve ithalat olarak görülmektedir. “1997 yılı itibariyle, İsveç’in enerji politikası, işletilmekte olan nükleer santrallerin, büyük çoğunluğunun devrede kalması yönündedir. En son kapatılan Kaynar Sulu Barsebeck Santrali, 1975 yılında işletmeye alınmıştır. Bu santralin kapatılmasının ana nedeni, reaktör kalbi erimesine neden olabilecek kaza olasılığının 10-4/yıl mertebesine çıkmış olmasıdır. Normalde bu tip kaza olasılığının yaklaşık olarak 10-6 /yıl mertebesinde olması gerekmektedir. Ayrıca, malzeme yorgunluğu sorunu da bu santralin kapatılmasındaki diğer bir nedendir.
• Japonya : Nükleer enerjiyi en yoğun kullanan ülkelerden biri olan Japonya’da, kurulu nükleer santral sayısı 54 adet olup, kurulu nükleer gücü 45.464 MWe ’dır. Halen, 2.371 MWe kurulu gücündeki iki nükleer santralinde inşası devam etmektedir. Japonya’da, 1999 yılında nükleer enerjiden elektrik üretiminin payı % 36 seviyesine kadar yükselmiş olmasına rağmen, 2003 yılında % 25’e düşmüştür. 2003 yılında, nükleer enerjiden elektrik enerjisi üretimi 230,80 TWh olarak gerçekleşmiştir.
• Kanada : Kurulu nükleer santral sayısı 17 adet olup, kurulu nükleer gücü 12.113 MWe ’dır. 2003 yılı itibariyle nükleer enerjiden üretilen elektrik üretimi % 12,50 seviyesinde olup, son nükleer santral Haziran 1993’de işletmeye alınmıştır. Kanada’da 1995 yılında nükleer enerjiden elektrik üretiminin payı % 17,30’a kadar yükselmiştir. Halen sekiz nükleer santral, işletmeci firmanın işletmeye yönelik sorunları nedeniyle kapalı durumdadır ve 2009 yılına kadar tekrar işletmeye alınmaları planlanmaktadır. Kanada tarafından pazarlanan ve CANDU teknolojisi ile üretilen bir santral G. Kore’de, bir santral Romanya’da, iki santral Çin’de olmak üzere toplam dört santral yapım aşamasındadır.
TÜTEV OSTİM : Nükleer enerjinin gelişmiş ülkelerdeki kullanımına yönelik vermiş olduğunuz örnekler, çevreciler tarafından kamuoyuna verilen bilgilerin gerçekleri yansıtmadığı göstermektedir. Bu bağlamda, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler, birçok enerji üretim alternatifi içerisinde niçin nükleer enerjiyi tercih ediyorlar?
S. İSKENDER : Enerji sektörünün iklim değişikliğine etkisi önemli bir faktördür. Sera gazları ve bunların atmosferdeki konsantrasyonları sürekli artış eğilimi içerisindedir. Sera gazları (özellikle CO2), fosil yakıtların kullanılması sonucu ortaya çıkmaktadır. Mevcut CO2 emisyonunun yarısından fazlasına neden olan OECD ülkelerinin enerji talebine, üye olmayan ülkelerdeki enerji talebindeki artışın da eklenmesiyle birlikte, yakın gelecekte CO2 emisyonunun yüksek seviyelere çıkması beklenmektedir. Nükleer enerji kullanılarak elektrik üretimi sonucunda ortaya çıkan CO2 konsantrasyonu, fosil kaynaklı elektrik üretiminin yüzde biri kadardır. Ayrıca, kül, SO2 ve NOx gibi yerel ve bölgesel kirlenmeye yol açan çevresel kirleticiler de, ortaya çıkmamaktadır. Dünyada elektrik üretiminin yaklaşık % 17’sinin sağlandığı nükleer teknoloji yoluyla, her yıl 2.300 milyon ton CO2 gazının atmosfere verilmesi engellenmektedir. Diğer bir ifadeyle, işletmede 440 nükleer reaktör olmasaydı, atmosfere verilen Karbon emisyonları yaklaşık % 9 oranında artmış olacaktı.
Yakıtın çıkarılmasını, taşınmasını, işlenmesini, proseste kullanılmasını kapsayan elektrik üretim zincirinden, kWsaat başına ortaya çıkacak olan CO2 emisyonu; kömür santrallerinde 800–900 gram, fuel oil santrallerinde 800 gram, doğal gaz santrallerinde 400 gram, nükleer enerji santrallerinde 20 gram’dır. Kömürün kalitesine bağlı olarak kömür santrallerinden çıkan CO2 miktarı kWsaat başına, 1.000 gramın üzerine kadar çıkabilmektedir.
2020 yılına yönelik tahminlerde, enerji talebi % 65 artarken, CO2 emisyonunun da aynı oranda artacağı öngörülmektedir. Önlem alınmadığı takdirde, CO2 emisyonu dünyanın karşılaşabileceği en büyük çevre felaketine neden olabilecektir. Nükleer enerji, CO2 emisyonu oluşturmadığından çevreye uyum açısından tercih edilmesi gereken bir teknolojidir.
Nükleer enerji santralleri, radyoaktif atıklar ve radyasyon sızıntısı açısından değerlendirildiğinde, çevresel etkilerinin çok düşük olduğu görülmektedir. Nükleer enerjiden kaynaklanan radyoaktif atıklar, kontrollü olarak depolandıkları için çevre açısından herhangi bir tehlike oluşturmamaktadırlar. Nükleer atıkların depolanması teknolojisi günümüzde kullanılmaktadır. Yakın gelecekte de, başta ABD olmak üzere, nükleer teknolojide gelişmiş ülkelerde, nihai atık depolama teknolojisi uygulamalarına geçilmesi beklenmektedir.
Dünyada teknolojik olarak çözülmüş olan nükleer atık problemi, çözümsüz gibi gösterilerek, nükleer enerjiye karşı kamuoyu oluşturulması hedeflenmektedir. Gelişen teknoloji nükleer atıkları bir çevre problemi olmaktan kurtarmıştır. lkemizde kurulacak olan bir nükleer santralin yüksek radyoaktivite içeren yıllık kullanılmış yakıt miktarı yaklaşık 30 ton seviyesinde olacaktır. Diğer bir ifadeyle, bir nükleer santralin ömrü boyunca üreteceği yüksek radyoaktiviteye sahip kullanılmış yakıt yaklaşık 1.000 ton’dur. Eğer, bu atıklar yeniden işleme tabi tutulacak olursa bu santralin ömrü boyunca (40–50 yıl) üreteceği atık, yaklaşık olarak 200 m3 civarındadır. Önemli olan bu atığın bağımsız bir denetleme otoritesinin de gözetimi altında güvenilir bir şekilde depolanabilmesidir ve günümüz teknolojisi bunu başarabilecek düzeydedir. Buna karşılık, 1000 MWe gücünde bir kömür santrali yılda; 6,5 milyon ton CO2, 300.000 ton kül, 4.000 ton NOx ve 400 ton ağır metali çevreye bırakmaktadır.
Belirli bir miktar enerjiyi üretmek için gerekli olan yakıt miktarı, yakıtın çıkarılmasını, taşınmasını, çevreye vermiş olduğu emisyonları ve atıkları etkilediği için büyük ölçüde çevresel etkilerin de belirleyicisidir. Nükleer yakıtın, çok yüksek olan enerji yoğunluğu avantajlı bir fiziksel özelliktir. atı yakıtlar ve nükleer için birim yakıt miktarı başına elde edilen elektrik enerjisi değerleri:
1 kg odun 1 kWsaat 1 kg kömür 3 kWsaat 1 kg petrol 4 kWsaat 1 kg Uranyum 50.0000 kWsaat 1 kg Plütonyum 6.000.000 kWsaat’dir.
Nükleer enerji, pek çok ülkede radyasyon riski nedeniyle engellemelerle karşı karşıya kalmıştır. Nükleer teknolojide risk değerlendirmeleri, analitik ve istatistiksel metotlarla yapılırken, kamuoyunun risk algılaması duygusal ve taraflı düşüncelere dayanmaktadır. Doğal ve yapay radyasyon kaynaklarından alınan radyasyon farklı faktörlere bağlı olarak 0,5 mSv/yıl ile 1,5 mSv/yıl arasında değişmektedir. ABD, kendi vatandaşları için sürekli alınan doğal ve yapay radyasyonun izin verilen toplam ortalama dozunu 1,8 mSv/yıl olarak tespit etmiştir. Doğal ve yapay radyasyon kaynaklarından alınan sürekli ortalama etkin doz 2,4 mSv/yıl düzeyindedir. Normal işletme şartlarındaki nükleer güç santralinin toplam doza katkısı 0,001-0,01 mSv/yıl seviyesindedir. Dünya Sağlık Örgütü(WHO), sürekli alınan doğal ve yapay radyosyon üst limitini 5 mSV/yıl olarak belirlemiştir.
ABD’de tüm nükleer endüstrinin bir kişiye yüklediği fazladan doz 0,001 mSv/yıl olmasına rağmen, 1.000 MWe’lik gücündeki kömürle çalışan bir termik santralin bacasından çıkan radyoaktif partiküllerin bir kişiye yüklediği fazladan doz 0,004 mSv/yıl’dır.
Yerli fosil kaynaklarının yetersiz olduğu Finlandiya, Fransa, İsveç, İsviçre, Güney Kore Cumhuriyeti ve Japonya gibi ülkelerde nükleer teknoloji, enerji temin güvenliğine ve enerjide çeşitlilik ilkesine katkıda bulunmuştur. Nükleer teknolojide, birim elektrik başına ihtiyaç duyulan yakıt miktarı düşük olduğu için uzun yıllar ihtiyaç duyulacak yakıtı depolayacak nükleer yakıt depoları kurulabilir. Bu sayede, fiyatlardaki ve ticari politikalardaki ani değişikliklerin, ekonomiye etkisi minimuma indirilebilir. 30 ton yakıtla, bir yıl boyunca 1.000 MWe (4 ünitesi olan Keban barajının toplam kurulu gücü tam kapasiteyle çalıştığı takdirde 1.330 MWe ‘tır ve kapladığı alan 1.000 MWe’lık bir nükleer santralin kaplayacağı alanın 250 katından fazladır) gücünde bir nükleer santralden elektrik temin etmek, nükleer teknolojiyi seçmemiz için yeterli bir nedendir.
Nükleer enerji ekonomik açıdan değerlendirildiğinde, nükleer santralin işletmede kaldığı dönem boyunca, işletme maliyetinin çok fazla değişmediği görülmektedir. Nükleer santrallerde, inşaat süresinin uzun (5-7 yıl) ve güvenlik harcamalarının yüksek olması ilk yatırım maliyetini arttırmaktadır. Fakat, nükleer santrallerde, işletme ve yakıt maliyeti yüksek değildir. Yapılan çalışmalarda, nükleer santrallerde ilk yatırım maliyetinin toplam maliyet içerisindeki payının % 60-65 seviyelerinde olduğu, doğal gaz yakıtlı kombine çevrim santrallerinde ise bu oranın % 20 olduğu bulunmuştur. Buna karşılık, elektrik üretim maliyeti içerisinde yakıtın payı nükleer santrallerde % 15’in altında iken, doğal gaz yakıtlı kombine çevrim santrallerinde ise bu oran % 60’ın üzerindedir. Bu değerlerden, doğal gaz kullanılarak yapılan elektrik üretiminin, doğal gaz fiyatlarındaki ani değişimlere aşırı derecede duyarlı olduğu sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Doğal gaz, kömür gibi fosil yakıtların birim fiyatı iki katına çıktığında, termal santrallerden üretilen elektriğin maliyeti % 60 oranında artarken, nükleer yakıtın fiyatı aynı oranda arttığında nükleer santrallerden elde edilen elektrik üretiminin maliyeti maksimum % 15 artış gösterecektir. Dolayısıyla, nükleer santrallerde üretilen elektriğin maliyeti, yakıt fiyatına aşırı derecede bağımlılık göstermemektedir. Bu özelliğiyle nükleer santraller, piyasalardaki yakıt fiyatı değişikliklerine karşı bir güvence olarak enerji portföyünde önemli bir yer tutmaktadır. Doğal gaz, kömür gibi enerji yoğunluğu daha düşük olan kaynaklar için elektrik üretimi sırasında oluşabilecek yakıt fiyatlarındaki dalgalanmalar santral işletmecisini çok fazla etkileyecektir. Buna karşılık, nükleer yakıt fiyatlarında yüksek artış beklenmemektedir ve olabilecek artışlarda üretim maliyetlerini çok fazla etkilemeyecektir.
TÜTEV OSTİM : 1986 yılında gerçekleşen ve ülkemizde de büyük yankılar uyandıran, çevrecilerin sürekli gündemde tuttukları Çernobil Nükleer Santral Kazası nasıl ortaya çıktı?. Bir de, dünyada Çernobil dışında gerçekleşen nükleer santral kazaları var mı?
S. İSKENDER : Nükleer enerji karşıtları, geçmişte yaşanılan nükleer santral kazalarını sürekli gündemde tutarak, kamuoyunu yanlış bilgilerle yönlendirmektedirler. Nükleer enerjinin kullanılmaya başlamasından bugüne kadar Three Mile Island ve Çernobil olmak üzere iki büyük nükleer kaza meydana gelmiştir. 1979 yılında, ABD’de gerçekleşen Three Mile Island Kazası’nda, kısmı reaktör koru (kalbi) erimesine karşın, rektör binası boşaltılarak, koruyucu kabuğun kapısı dışarıdan kapatılmıştır. Bu sayede, çevreye yayılacak radyasyon reaktör binasında tutulmuştur. Bu kazada, herhangi can kaybı yaşanmamış olup, insan sağlığını olumsuz etkilemeyecek oranda bir radyasyon çevreye verilmiştir.
26 Nisan 1986’da meydana gelen Çernobil Nükleer Santral Kazası, reaktör tasarımındaki hatalarla, güvenlik sistemlerinin devreden çıkarılması, işletme kurallarının dikkate alınmaması ve reaktörün kararsız duruma getirilmesi gibi bir dizi insan hatası sonucu meydana gelmiştir. Diğer önemli bir nokta da, Çernobil kazası, elektrik üretimi sürecinde değil, nükleer güvenlik kural ve gereklerine uygun olmayan koşullarda yapılan bir deney sırasında meydana gelmiştir. Ayrıca, Çernobil Nükleer Santrali’nde, kaza sırasında ortaya çıkan radyoaktif gazları tutabilecek, koruyucu bir koruma binası da bulunmamaktaydı. Kaza sırasında reaktörde radyasyona maruz kalan 31 görevlinin öldüğü, 237 kişide ise akut radyasyon hastalığının başladığı kaza sonrasında tespit edilmiştir. Çernobil Kazası, ölümcül çevresel etkilere neden olmuş tek ticari nükleer santral kazasıdır.
Uzun yıllar önce yaşanmış olan Three Mile Island ve Çernobil kazaları, halk üzerinde negatif izlenim ve endişelere neden olmuştur. Bu iki kazanın oluşu ve çevresel etkileriyle ilgili yukarıda verilen ayrıntılar halk tarafından bilinmediği için bu tepkileri de doğal karşılamak gerekir. Fakat, kaza riski sıfır olan hiçbir enerji üretim teknolojisinin bulunmadığı da unutulmamalıdır. Kazalar, belirli limitler içerisinde tutulmak kaydıyla, tüm alternatif enerji kaynakları için kabul edilebilirdir. Günümüzde işletilmekte olan modern nükleer santrallerin, nükleer güvenlik açısından en istenmeyen durum olan, kalp erime olasılığı, bir reaktör işletim yılında, yaklaşık olarak 100.000’de bir ile 10.000.000’da bir arasında değişmektedir.
TÜTEV OSTİM : Ülkemizde nükleer enerji kullanımına geçilmesiyle ilgili yorumlarınızı alabilirmiyiz?
S. İSKENDER : Gelişmekte olan ülkemizde, gelişmenin sürdürülebilir olması için öncelikli olarak enerji ihtiyacı problemi çözülmelidir. Ülkemizin kısıtlı ve ithalata dayalı enerji kaynakları nedeniyle, yüksek teknoloji ve çevreci enerji üretimi olan nükleer enerjiye geçmesi gerekmektedir. Dünyada bu kadar yaygın olarak kullanımı bulunan nükleer enerjinin, ülkemizde henüz kullanılmaya başlanmaması, yakın gelecekte büyük bir enerji darboğazına neden olabilecektir.
Nükleer enerji, enerji problemlerimizin tek çözümü değildir, ancak çözümün önemli bir parçasıdır. Nükleer enerji seçeneği sürdürülebilir kalkınma çerçevesinde ele alınarak, riskleri ve avantajlarıyla birlikte geniş bir bakış açısından ve diğer enerji alternatifleri ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmelidir. Nükleer teknoloji, ülkemizin elektrik talebinin güvenle karşılanmasına önemli katkıda bulunacak, ucuz elektrik sağlayacak, yüksek teknoloji kazandıracak, sanayi için bir itici güç oluşturarak, yeni istihdam alanları yaratacaktır.
Ülkemizde nükleer enerjiye geçiş ve ilk nükleer santralin kurulabilmesi için öncelikli olarak, kamuoyunun doğru olarak bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, kısa ve uzun vadeli planlar yapılarak, nükleer enerjinin avantajlarının anlatılması, güvenilir, temiz ve rekabet edebilir bir enerji alternatifi olarak halk tarafından doğru olarak algılanmasının sağlanması, ülkemizin nükleer politikalarında önemli bir rol oynayacaktır. Halkın bilgilendirilmesi sonrasında, nükleer santraller halka rağmen değil, halkın istek ve desteğiyle acilen kurulmalıdır.
TÜTEV OSTİM : Enerji ve enerji politikaları konularında bizleri aydınlattığınız için teşekkürlerimizi sunarız.
S. İSKENDER : Enerji yılı olarak belirlenen 2006 yılı öncesinde, enerji konusunda kamuoyunu doğru bilgilendirmek adına bana fırsat verdiğiniz en kalbi teşekkürlerimi sunarım.
|
 |
|